30 Haziran 2014 Pazartesi

KARLOVY VARY


Daha önceki Prag yazımda  bahsettiğim gibi, yolunuzu Çek Cumhuriyetine düşürdükten sonra görmenizi tavsiye ettiğim farklı bir şehri anlatmak istiyorum.Karlovy Vary,  Prag merkeze 75 km uzaklıkta Avrupa'nın popüler termal kentidir.Prag otogarından kalkan otobüslerle veya Prag merkezde ki tur organizasyonları ile ulaşmak mümkündür. Geçen yıl Ağustos tatilimiz sırasında arkadaşlarımla 5 saatte olsa yolumuzu Karlovy Vary’e düşürdük.










Karloy Vary yani ‘Karl’ın Banyosu’ anlamına gelen şehrin hikayesi şöyledir.Kral Karl’ın sevdiği köpeği gidilen avda ayağını balçığa saplar ve ayağı yanar, veterinerler bu duruma çözüm bulamazken, orada bulunan bir çiftçi kendisinin köpeği  iyi edebileceğini belirtir ve köpeği o bölgedeki termal kaynak ile  tedavi eder ve iyileştirir.Kral Karl köpeğinin iyileşmesi sonucu bu bölgede termal bir kent kurulmasını emreder ve kent 'Karl’ın Banyosu' adıyla günümüze kadar gelir.Karlovy Vary termal özelliğinin yanı sıra, önemli sayıda ziyaretçiye sahip popüler bir turizm kenti durumunda.

















Ayrıca Karlovy Vary’nin  bizler için ayrı bir tarihsel önemi de mevcut,ulu önder Mustafa Kemal Atatürk bir süre rahatsızlandığında Karlovy Vary de kalmış ve burada şifa bulmuştur.Hatta kaldığı otelin önüne onu anmak amacıyla bilgilendirme yazısı bile mevcut.














Karlovy Vary’nin girişine yakın bir noktaya kadar tur otobüsleri girebilmekte, fakat devamında şehrin içine büyük otobüslerin girmesi yasaktır.Ziyaretçilerin şehre rahatça ulaşmasını sağlamak amacıyla belli saatlerde sefer yapan toplu taşıma otobüsleri mevcut.Bu anlamda kent özgünlüğünü ve bir sağlık kenti olması sebebiyle doğallığını muhafaza edebiliyor.




















Şehir küçük bir vadinin içinde kurulmuş olup ortasından nehir geçen,orijinal mimariye sadık ve içinde yüzlerce oteli barındıran gizli bir cennet.İnanın insan 3-5 gün burada kalıp kafasını dinlemek ve tüm gün yeşili ve tarihi doya doya seyretmek istiyor.
























Şehrin ziyaretçileri için otel konaklamasının sorun olabileceğini düşünmüyorum çünkü her yer mimari çeşitliliğe sahip otelerle kaplı.Otel fiyatları konusunda inanın hiçbir fikrim yok ama bu kadar özgün nitelikteki otellerin normalin üstünde bir konaklama fiyatına sahip olduğunu düşünüyorum.Sanırsınız ki otel değil de her biri ayrı bir orta çağ şatosu..Karlovy Vary de konaklamayı düşünürseniz otel fiyatlarını araştırmanızı tavsiye ederim, sonrasında bütçenizde sorun yaratmasın.













Otel  ve kilise mimarisinden başınızın dönmesi geçince, şehrin olduğu gibi porselen tezgahları ve rengarenk çiçeklerle kaplı olduğunu fark edebiliyorsunuz.Malum Çek Cumhuriyetinin porselenleri meşhur, Karlovy Vary de ise termal sıcak suyun rahatça içilebilmesi amacıyla yapılmış orjİnal bardak porselenler meşhur.Termal suyu önce alttaki haznesinde ısıtan bu porselenler şehrin karakteristik satış figürü.Fiyatları ise her türlü bütçeye uygun.Bin euroyu bulan fiyatlarda var 3 euroyu bulan da.Şehirde yemek anlamında sorun yaşayabileceğinizi düşünmüyorum, ben ve arkadaşlarım yaşamadık  her bütçeye hitap edebilecek alternatifler mevcut.




















Bütün bu yazdıklarımdan altü üstü Termal bir kent daha ne olabilir diye düşünmemenizi rica ederim.Karlovy Vary gibi Avrupanın en popüler termal kenti dedikleri kadar temiz, tabiatla ve tarihle iç içe bir şehir her zaman insanın karşısına çıkmıyor.Açıkçası Karlovy Vary’i bir ağustos günü değilde kışın ziyaret etmek ve bu doğayı ve tarihi kar manzaraları eşliğinde görmek isterdim.




















Şehrin temel ulaşım aracı elbetteki tabanvay..Küçük bir kent olduğu için gezilmesi ve rahatça birkaç saat içinde hemen hemen her yerinin görülmesi mümkün.Kentin hemen ortasında termal suyun çıktığı kaynak mevcut olup, kaynak çeşitli sıcaklıklarda akan çeşmelerle donatılmış geniş bir  kompleks içinde bulunmakta.Burada ki termal suyun özellikle sindirime çok faydası olduğu bilgisini almıştık ama önümüzde devam eden yolculuğumuz olduğu için Orta Avrupa tatilini wc aramakla geçirmenin doğru olmayabileceği gerçeği ile kaynak suyundan fazlaca tatmadık.































Toplamda 5 saat kaldığımız Karlovy Vary ye dair söylemek istediklerim, Prag’a yolunuz düştükten sonra, 75 km uzağındaki bu kenti görmemenin ayrı bir kayıp olabileceği ve tarih ile doğanın ve düzenin bütünleştiği yemyeşil vadi içinde, rengarenk çiçeklerle hatta neredeyse çiçek seraları ile kaplı saklı bir cennet olduğudur.








Bu arada bahsetmeden yazımı sonlandırmak istemediğim bir husus daha var,yol arkadaşlarımdan Kirman hatırlattı iyi de yaptı.Karlovy Vary dönüşünde yolunuz üzerinde Çeklerin Pilsen Biralarının üretim fabrikasının olduğu Pilsen kentinden geçiyorsunuz.Ara durakta gayet cezbedici şekilde Pilsen biralarını sergiliyorlar,çeşit çeşit biralardan bardakta tatma imkanı mevcut.Keyifli bir tecrübe :)















İçinizdeki gezginci ruhun her dönem taze kalmasını dilerim.

Bu yazıyı yazmam da bana destek olan can tatil arkadaşlarım, Yunus’a, Ayşe’ye, Kirman’a çok teşekkür ederim.Kısacık zamanda hayata ne kadar farklı bakabilmemi sağlayacak kadar yararlı bilgi veren blog sayfası paylaşımcısı tüm arkadaşlara yürekten teşekkür ederim.
Saygılarımla

Egemen ÇINAR






9 Haziran 2014 Pazartesi

BRATİSLAVA

KİMSE BANA İNANMAYACAĞI İÇİN, GÖRDÜKLERİMİN YARISINI BİLE ANLATMADIM. MARCO POLO 

ÖNCELİKLE bu sayfayı okurken bu şarkıyı dinlemenizi tavsiye derim.

Büyük gezgin Marco POLO gibi düşünmüyorum.Bence insan kısa yada uzun gördüklerini anlattıkça bu dünya anlamlı oluyor. 2013 ağustos ayı 4 arkadaş kendimizi Orta Avrupa yollarına vurduğumuzu daha önce ki yazılarımda anlatmıştım.Bu tatil kapsamında kısa bir mola anlamında Bratislava’ya yolumuzu düşürdük, iyi de etmişiz.




















Bratislava, Slovakya’nın 400 bin nüfuslu başkenti.Çekler ve Slovaklar ayrılmadan önce Prag’ın gölgesinde kalmış fakat iki ayrı devlet olarak ortaya çıktıktan sonra ve özellikle Slovakya’nın Avrupa Birliğine katılması ile daha da gelişen, umut vaat eden başkent.Şehir hem Avusturya hem de Macaristan ile komşu, dünya da bu özelliğe sahip 2 başkentten biri.Viyana’ya sadece 50 km mesafe uzaklıkta, Tuna nehri kenarında sevimli ve güzel bir şehir.Ayrıca zamanında ünlü Avusturya Kraliçesi Maria Teressia’nın taç giyme törenine ev sahipliği yapmış tarihsel bir şehir.Kent şimdilerde kalmasa da eskiden belli sayıda Yahudi nüfusu ile farklı bir kozmopolit yapıya da sahipmiş.İkinci Dünya Savaşı ile Yahudi nüfusu yok denilecek kadar azalmış.Hatta eski şehirde bulunan sinagog savaş zamanı yıkılmış, şimdilerde sinagogun bulunduğu yerde temsili platformunu kurmuşlar.






















Slovakya’da Çek Cumhuriyeti gibi Avrupa Birliğine üye ülke, fakat Çekler hala kendi para birimlerini kullanmaya devam ederken Slovakya’da geçerli para birimi euro.Slovakya çok küçük bir ülke olduğu için gezilecek yerler anlamında başkent Bratislava dışında fazlaca bir alternatifin olmadığı düşüncesindeyim.Kentin güzel tarafı Viyana’ya çok yakın olması ve bir o kadar ilginç tarafı ise Viyana’ya kıyasladığınızda kat ve kat ucuz olması.Bu sebepten dolayı  Avusturyalıların yoğun ilgi alanına giren hesaplı bir şehir.

















Bratislava, ben ve arkadaşlarım için kısa bir durak, ara istasyon olduğu için şehri fazlaca gezme ve şehrin keyfini çıkarma fırsatına sahip olamadık.Sadece 4-5 saat zaman geçirdik fakat yine de bu şehre dair anlatılacak güzel ayrıntılar olduğu kanaatindeyim.Tuna nehri kenarında çengelli iğne şeklinde köprüsü ile simgeleşmiş şehir, klasik Orta Avrupa doğu bloku kenti havasında, zaman ayırın eski şehrin ara sokaklarında dolaşın kısa ama olsun bu da güzel diyin.
















İlginçtir küçük bir şehir olmasına rağmen başta Fashion TV olmak üzere bir çok önemli şirketin merkezi Bratislava’da bulunuyormuş.Ayrıca kent tam anlamıyla bir öğrenci kentiymiş, şehirde 4 tane üniversite varmış.Böyle olunca gençlere hitap eden pek çok alternatife sahip bir şehir burası.Şehri dolaşmaya başladığınızda tüm ara sokakların cafe, bar, restoran olmasının sebebini daha iyi anlıyorsunuz.





















Burası küçük bir şehir, gezmesi basit.Ama yalın bir ifadeyle Bratislava tam anlamıyla kafeler ve heykeller şehri.Tüm Avrupa’da olduğu gibi gayet temiz ve ara sokaklar, meydanlar boyunca ilginç bina, kilise mimarisine sahip.Daracık sokaklar sağlı sollu kafelerle çevrili.Şehri gündüz dolaştığımız için gece hayatı konusunda bir fikir edinemedim ve bu kente dair canımı sıkan en önemli şey bu şehri akşam görememiş olmam, bu kadar genç nüfusa ve kafeye sahip bir şehir herhalde akşamları bambaşka hareketlidir. Neyse bu durum belki bir gün Bratislava’ya gitmem için bir sebep olur ,olamaz mı ?

















Bratislava’nın ara sokakları boyunca pek çok değişik ve sevimli heykeller sizlere ev sahipliği yapacaklar.Aman sende heykel işte demeyin, önlerinde bir fotoğraf çekmek için baya bir bekliyorsunuz.Benim en çok ilgimi meşhur Logar Adam heykeli çekti.İkinci Dünya Savaşı sırasında şehrin kanalizasyonlarında yaşayan bir adamın heykeliymiş.















öyle sakin göründüğüne bakmayın çok meraklısı var,epeyce bekledik fotoğraf çekmek için...



Eski şehrin hemen yakınında bir tepenin üzerinde bulunan Cumhurbaşkanlığı Sarayını gezmeyi çok isterdim.O noktadan Bratislava manzarasını ve Tuna nehrini seyretmek ayrı keyifli olurdu ama ne yazık ki zamanımız kısıtlıydı, sizler vakit ayırırsınız.



















Bratislava gerçekten hesaplı bir şehir, arkadaşlarla o kadar dakika ne yiyelim? Ne yiyelim? Aman Burger King olmasın yeter artık, ruh halindeyken sevimli ve küçücük bir makarna  restoranı bulduk.Sadece 10TL ye denk gelen fiyatı ile makarnalarımızı yedik, kolalarımızı içtik, hatta arkadaşlarım ağustos sıcağında çorba bile içtiler.Kendi ofisimin karşısındaki lokantanın aynı menüye aynı fiyatı verdiğini düşününce, insan Avrupa’da naçizane bir bütçe ile gayet güzel tatil yapabilir diye düşünüyorum.Hatta o küçük restoranda yan masada çok sevimli Hint asıllı Amerikalı bir çift vardı, onlara Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde, Türkiye’yi ve İstanbul’u çok sevdiklerini söylediler ve ellerindeki poşetten incir çıkardılar.Şaşılacak şey ama doğru olan bu bizim ülkemiz gerçekten bambaşka.





















Kısa zamanımız olduğu için şehrin modern caddelerini ve Parlamento binasını gezmeye fırsatımız olmadı.Bratislava, Viyana ve Prag’ın gölgesinde kalmış fakat zaman ayrılması gezilmesi, görülmesi gereken bir şehir.Akşamlarının üniversite şehri olması sebebiyle çok renkli olduğunu, Tuna nehrinin gece Bratislava’ya ayrı bir güzellik kattığını düşünüyorum.Yolunuzun bu kente düşmesini şiddetle tavsiye ediyorum, hem görsel anlamda etkileyici hem de küçük bir şehir olduğu için yürüyerek gezilmesi kolay, fiyatları hesaplı.Eski şehrin daracık sokaklarına kendinizi kaptırın gitsin.Ben çok sevdim Bratislavayı.





















Bir gün öğle yemeğini Mersin’de bir tantunici de yersin, bir başka gün Bratisilava’da bir makarnacıda.İnsan gezmek istedikten sonra, bunun için fırsat yarattıktan sonra neden olmasın.Bu sayede farklı kültürleri ve renkleri görür, gözlemler, dokunur ve bakış açısını genişletir.

İçinizdeki gezginci ruhun her dönem taze kalmasını dilerim.

Bu yazıyı yazmam da bana destek olan can tatil arkadaşlarım, Yunus’a, Ayşe’ye, Kirman’a çok teşekkür ederim.Kısacık zamanda hayata ne kadar farklı bakabilmemi sağlayacak kadar yararlı bilgi veren blog sayfası paylaşımcısı tüm arkadaşlara yürekten teşekkür ederim.
Saygılarımla


Egemen ÇINAR

MASAL KENT PRAG

Ölümün olduğu bu dünyada,hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında. FRANZ KAFKA 
ÖNCELİKLE, Bu sayfayı okurken bu şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim.

Masal gibi bir şehirde doğup, büyüyüp de hayata bu kadar karamsar bakacak ne var ki.Sanırım sanatçı duyarlılığından olsa gerek.Kafka bir noktada haklı hayatta ne kadar çok şeyi farkında olmadan ciddiye alıyoruz ve bu hayatı ne kadar hızlı yaşıyoruz ve bir o kadar da çabuk tüketiyoruz.Bazen kısa soluklar vermek lazım.

Kafka’yı saygıyla andıktan sonra onun kentini anlatmaya başlayalım.

Ağustos ayında Prag bizlere yağmurları ile hoş geldin dedi.Çek Cumhuriyetinin bir milyon nüfuslu masal başkenti Prag, Orta Avrupa’nın kesişme noktasında bulunan önemli bir durak.Zaten Prag yani yazılışı ile PRAHA’kapı anlamına geliyor.Orta Avrupa’nın kapısı Prag  her sene nüfusunun yirmi katı kadar dünyanın her yerinden ziyaretçiye sahip.Ben ve arkadaşlarım 2013 ağustos yazında bu kentin ziyaretçisi olabildik.














Merhaba,PRAHA
Prag ilk etapta insana karışık bir şehir izlenimi veriyor.Daracık sokaklardaki insan kalabalığını algılamakta zorlanıyorsunuz, aman ya kaybolmayayım derdine düşüyorsunuz fakat bir süre sonra bu telaşın yerini şehrin tadını çıkarma hissiyatı alıyor.
Şehir modern mahalleleri dışında  eski şehir ve eski şehrin çevresindeki astronomik saat kulesi, şehrin meydanındaki büyük katedral, tarihi Charles Köprüsü, Yahudi mahallesi ve Vltava nehrinin karşı tarafındaki Prag kalesi ve çevresi ekseninde içinde, dar bir alanda bulunuyor.Anlayacağınız şehir kendine keyifli bir yürüyüş alanı yaratmış. Şehre vardığınızda ağustos sıcağında bile yağmurla karşılaşabileceğinizi ve havanın birden bire 10 derece düşebilme ihtimali ile şemsiyenizi ve baharlık montunuzu yanınıza almanızı tavsiye ederim.






















Prag’ın kalbi, eski şehir ve meydan ve meydandaki katedral ile astronomik saatten oluşuyor.Meydan, üzerinde kafeler ve satış stantlarından oluşan genişçe bir alan.Şehrin en merkezi noktasında odun ateşinde domuz çevirme görebileceğiniz ilginç ayrıntılardan biri, tıpkı bizim kokoreççiler gibi...























Meydanda dolaştıktan ve kalabalığı seyir keyfi ve kahve molası verdikten sonra, meydanın hemen köşesinde bulunan Astronomik saattin kalabalığına dahil olmanızı tavsiye ederim.Saat başlarında öncelikle bir horoz figürü pencereden çıkıyor ve devamında 12 havari figürü sırasıyla geçiş yapıyor.Bana çok enteresan gelmedi ama saatin kendisi bütün olarak güzeldi.12 havarinin saat başları geçişini izlemek için yukarı bakıp dururken,bu saat kulesinin yukarısından insanları seyretmek nasıldır acaba ? Soru sorarken, dayanamadık 4 arkadaş saat kulesine çıktık.Kişi başı sadece 10 Euro ile tüm Prag ayaklarınızın altında  Saat Kulesine çıkmanızı şiddetle tavsiye ederim.

































Çekler Avrupa Birliğine girmiş olmalarına rağmen hala kendi para birimlerini kullanıyorlar, tabi Euro her yerde kullanılıyor.Çek parası da Türk lirasından değersiz olduğu için genel anlamda Prag pahallı bir şehir değil.İçkiler çok ucuz, ismini duymadığınız pek çok içki çeşidi mevcut.Özellikle meşhur PİLSEN biralarının ana vatanı ÇEK CUMHURİYETİ. Çekler’de alkol kullanımı gündelik hayatta o kadar normal bir hale gelmiş ki insanlar arasında gizli akolizmin olduğunu duydum, biranın şişesinin 1 TL’ye’, suyun ise 4 TL’ye denk geldiği bir ülkede ne olacaktı ki? Bu sayede Avrupa da hakikaten sudan ucuz tabirin gerçek olduğunu öğreniyorsunuz. Prag’ın gezilmesi gereken yerleri küçük bir alana yayıldığı için şehri rahat rahat dolaşabiliyorsunuz.Aslında nasıl anlatsam bütün olay bir süre sonra dön dolaş aynı yerler mantığına dönüyor.Meydanın çevresi küçük ara sokaklara açılıyor.Ara sokaklar ise  pasajlara .Sokakların kalabalığına kendinizi bırakmanızı tavsiye ederim.























Prag da yemek yeme konusunda çok sorun yaşamadık, etlerin hemen hepsi domuz eti o yüzden tercihimizi en azından dana eti yeriz düşüncesiyle Burger King’den yana kullandık.Ayrıca şehir merkezinde çok sevimli ekmek ve pasta fırınları var, alternatif atıştırmalık olarak değerlendirebilirsiniz.Daha öncede belirttiğim gibi Prag pahallı bir şehir değil, her bütçeye hitap edebilecek yemek seçenekleri fazlasıyla var.Rahat olun. Ara sokakların devamında karşımıza Tuna nehri kadar havalı olmasa da Prag’ın ortasından geçen, şehrin tarihi dokusuna anlam katan, bulanık renkli Vltava nehri çıkıyor.Nehrin üzerinde pek çok tekne turu yapılıyor  açıkçası biz Vltava’yı, Tuna nehri kadar kapsamlı bulmadığımız için tekne turu ile ilgilenmedik.Bence Prag’da tekne turu olmazsa olmaz bir etkinlik değil.
Nehrin üzerinde çok sayıda köprü var fakat bir tanesi var ki bir süre sonra benim ve arkadaşlarımın Prag tatili boyunca en büyük sosyal mekanımız oldu.Meşhur Charles köprüsü adeta Prag’ın mecburiyet caddesi.Yeni evli gelin ve damatların, sokak müzisyenlerinin, turistlerin, aşıkların, ayyaşların hatta evsizlerin  bile buluşma noktası bu tarihi taş köprü araç trafiğine kapalı. Köprü, günün her saatinde kalabalık yaya hareketliliğinin olduğu, sağlı sollu heykellerle çevrili ve inanılmaz güzel Prag manzaralarına sahip.
Prag’a yolunuz düşerse gitmenizi tavsiye etmiyorum ki zaten gideceksiniz.




































Charles Köprüsünden karşı tarafa geçtiğinizde karşınıza tekrar ara sokaklar, kafeler, barlar ve Kafka Müzesi çıkıyor.Müzenin kapanmış olması sebebiyle ne yazık ki içini gezme fırsatımız olmadı ama müzenin geniş ve güzel bir bahçesi var bahçeye kısa bir zaman ayırmanızı ve biraz soluklanmanızı tavsiye ederim.Bu arada söylemeden edemeyeceğim, bahçedeki havuza iki tane çıplak erkek heykelleri koymuşlar ve heykellerin bazı mekanizmaları hareket ediyor.sanki Kafka’nın uçuk kaçık yanlarını ifade etmek istemişler de o ilginç heykelleri kondurmuşlar gibi geldi bana.Elbette yorum sizin.

















Her ne kadar Prag ve çevresi birbirine yakın olduğu için geniş bir alanda dolaşmak sıkıntısı yaşamıyor olmanıza rağmen, bir süre sonra bacaklarınız Orta Avrupa büyüsü falan dinlemem, götür beni otele demeye başlıyor.Prag ulaşım anlamında basit bir şehir.3 Ayrı metro hattına sahip ayrıca şehrin hemen hemen tüm bölgelerine giden tramvay hatları mevcut.Metro 23.30 gibi kapansa dahi şehir merkezine sabah 04.30 ‘a kadar çalışan tramvay hatları var,ki bu tecrübeyle sabittir. Prag metrosunda veya tramvayda her hangi bir bilet kontrolü ile karşılaşmadık ama kontrol olsaydı ve biletsiz olsaydınız 60 Euro ceza ödemek zorunda kalabilirsiniz. Bizler paşa paşa korkumuzdan biletlerimizi aldık.Biletler tek kullanımlık 3 liraya, tüm günlük ve tüm taşıma araçlarını kullanma kolaylığı ile 15 liraya denk geliyor.Bu arada Çek Cumhuriyeti Sovyetler Birliği döneminde yoğun etki altında kaldığı için tramvaylar hala eski tip kırmızı.

















Prag’da iyi bir otel bulmak çok zormuş.O kadar çok turist geldiği için bizim anladığımız anlamda hizmet alamıyorsunuz yatacak temiz bir otel bulduğunuza şükredin mantığındalar anlayacağınız.Kaldığımız otel eski bir yurt binasından çevrilme gibiydi ama tramvay ve metro duraklarına çok yakındı. Prag’da eski şehir dışında bir hareketlik yok hatta fazla sakin. 
Zamanını hep engel aramakla geçirme. Belki de hiç engel yoktur. FRANZ KAFKA
Otelde pek de bizim damak tadımıza uygun olmayan sabah kahvaltısından sonra Vltava Nehrinin karşı yakasında yüksek bir tepenin üzerinde bulunan içinde Cumhurbaşkanının çalışma ofisinin de olduğu Prag Kalesine gitmek için yola çıktık.Kale derken çevresinde kiliseler, geniş bir meydan ve kafelerden ve binalardan oluşan kompleks demek daha doğru.Nasıl derler çok amaçlı ne ararsan var.Çek askerlerinin nöbet teslimini izleyebilir devamında kilisede yapılmakta olan  ayine konuk olabilirsiniz veya sarayın bahçesindeki muhteşem Prag manzarasının seyrine dahil olabilirsiniz ya da müzisyenlerin konserlerini dinleyebilirsiniz.Ne kale ama sanırsınız ki dünya fuarındasınız, her ülkeden temsilciler gelmiş de bizde Türkiye’yi temsil ediyoruz.Ben en çok Singapurluları sevdim (bu arada Çekler çok nemrut insanlar,görsellik anlamında çok iyiler ama iletişimleri sıfır) şurası kesin Asyalılar nezdinde Türklerin karizması hakikaten var.Kısacık beş dakikada kanka olduk onlarla.Yine kale dediğime bakmayın, Cumhurbaşkanının çalışma ofisi o kompleksin içindeymiş, düşünsenize bizde Çankaya Köşkünün içini gezebilir misiniz? Sıkıysa gezin.Avrupa toplumundaki siyasetçilerin samimiyetini ve gösterişten uzaklığını takdir ediyorum.Kale ve çevresine mutlaka vakit ayırmanızı tavsiye ediyorum.




































Prag Kalesinde bol bol zaman geçirdik, Ağustos ayında dahi hava soğuk olduğu için kapalı alanlarda dinlenmeye dikkat ettik.Prag şehir merkezinde temel gezi noktaları bu eksenden oluşuyor.Eski şehirde bulunan Yahudi mahallesini detaylı gezme fırsatımız olmadı fakat gösterişli Prag Belediye binası çevresinde kısa bir akşam turu yaparak eksikliğimizi gidermeye çalıştık.Bol bol Charles Köprüsünde dolaştık, kalabalığa karıştık, köprüden Prag manzarasını seyredip hayran kaldık.Prag görsel zenginlik anlamında sizi fazlasıyla tatmin ediyor.Prag’ın çevresi görülmesi gereken çok fazla alternatifleri barındırdığı için bizde bu alternatifleri değerlendirmek istedik.Bir günümüzü Prag merkeze 75 km uzaklıkta bulunan ve Avrupa’nın meşhur sağlık,termal kasabası olan ve ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bile bir dönem tedavi amaçlı gittiği Karlovy Vary’e ayırdık.Bir diğer günümüzü de Prag’a bir buçuk saat uzaklıkta bulunan Almanya’nın en tarihi kenti Dresden’a ve Terezin Nazi Kampına ayırdık.Bu iki şehirde bu sayfada anlatılmayacak kadar güzel ve ayrıntılı olduğu için gözlemlerimi daha sonra ayrı aktarmak istiyorum.Prag’a kadar gelmişken bu iki kente de gitmenizi tavsiye ediyorum.

























Prag geceleri konusunda meydan ve çevresi ve ara sokaklar fazlasıyla alternatif sunuyor, pek çok bar, kafe mevcut.Şehirde sabahın ilk ışıklarına kadar tramvay çalışan hatlar olduğu için ulaşım açısından sıkıntı yaşamıyorsunuz.Yeter ki oteliniz şehrin merkezinden aşırı uzak olmasın.Bu arada fiyatlar hesaplı.Prag’ın en lüks mağazalarının, iş merkezlerinin olduğu, bankaların ve finansal hayatın devam ettiği Kaprova caddesinde kısa bir zaman geçirdik.Caddeye kısa bir vakit ayırmanızı tavsiye ederim.Kaprova caddesinde eurolarımızı Çek parasına çevirdik.Şehrin pek çok yerinde euro bozdurma ofisleri mevcut olduğu için bu anlamda sorun yaşamıyorsunuz ama öğrendiğimiz kadarıyla para çevirme ofislerinin hemen hepsi güvenilir değil, mutlaka komisyonlarını alıyorlar ama insaflı komisyon ama insafsız dikkatli olmanızı öneririm.

Prag tarihi binaları, kiliseleri, müzeleri, parkları, meydanları, özgür ruhlu insanları, köprüleri,Vltava nehri ve Kafka ruhu ile masal gibi bir şehir.Yapacağınız iki günlük bir program ile Prag’ın hakkını rahatlıkla verebilirsiniz.Ulaşımı kolay ve şehrin gezilmesi gereken temel noktaları birbirine çok yakın.


















Renklerin güzelliğini, dünyanın evrenselliğini, dünyanın farklı köşelerinde  farklı tatlarının olduğunu, medeniyetlerin günümüze kadar neler taşımış olduklarını ve tüm bunların ne ifade ettiğini insan ancak gözüyle gördüğünde, eliyle tuttuğunda anlayabiliyormuş.


İçinizdeki gezginci ruhun her dönem taze kalmasını dilerim.


Bu yazıyı yazmam da bana destek olan can tatil arkadaşlarım, Yunus’a, Ayşe’ye, Kirman’a çok teşekkür ederim.Kısacık zamanda hayata ne kadar farklı bakabilmemi sağlayacak kadar yararlı bilgi veren blog sayfası paylaşımcısı tüm arkadaşlara yürekten teşekkür ederim.
Saygılarımla


Egemen ÇINAR